· ·

Müzik » Türk beşleri

Yükleniyor...

Türk Müzik Sanatını Çağdaş Dünyaya Tanıtan Beş Bestecimiz

Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını kazanarak ülkenin başında “Reisicumhur” kimliği ile makamına oturduktan sonra, ilk olarak ele aldığı konuların başında Türkiye’de müziğin geldiği biliniyor. Bunun nedeni Ulu önderin, Türkiye’nin yetiştirdiği en ileri görüşlü insan olması, Avrupa’da bulunduğu görevleri sırasında batı ülkelerindeki opera temsillerine ve müzik olaylarına gitmeyi adet edinmesidir. Bu sayede evrensel müzik kültürü ile tanışan bu büyük adam, ileri ülkelerin uygarlıkta üstünlüğünün kriterlerinden birinin çok sesli batı müziğinin, kültür düzeyi yüksek çevrelerde vazgeçilmeyecek bir öge olduğunu sezmiş, bunun genç Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli ve önemli bir gereksinme olduğunu görmüştü. Ata’nın bir şanslı yanı da, kendisinden sonra gelen Cumhurbaşkanlarından İsmet İnönü’nün de aynı görüşte olması ve onun girişimlerini dikkatle izlemesi olmuştur.

Bu sayade 1950 li yılların sonuna değin, devletin müzik politikasında daima ileriye doğru atılımlar sürmüştür. Ulusal müzik akımı denilince, genellikle anlaşılan belli başlı isimler, Rusların Rimsky Korsakof, Modest Mousorgsky, Alexander Borodin, Mily Balakirev, Cesar Cui’den oluşan “Rus Beşleri” besteciler grubudur. Bizde ise Hasan Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses ve Ahmet Adnan Saygun’dan oluşan ilk besteciler grubunun her üyesi kendi anlayışına uyacak biçimde ve üslupta bağımsız olarak müzik örnekleri yazmış, bunların hepsi de sanat dünyasında seslendirilmiştir. Bu bakımdan bu ilk bestecilerimizin övgüye layık olduğuna kuşku yoktur. Ancak sonradan gelen bestecilerden bazılarının aynı yoldan gittikleri söylenemez. Kimisi “Çağdaş Müzik” başlığının altında, birtakım sapmalara ve özentilere yöneldikleri için ve bu nedenle toplumun desteğini de yitirdiklerinden, müzik atılımı eski hızından çok güç kaybetmiş, bu hamle sanki unutulmaya yüz tutmuştur.

Bu olayın nedenleri arasında devlet desteğinin Cumhuriyetin başlangıcındaki hızının azalmasının etkisi çok büyüktür. Ancak sanatla uğraşan kişilerin “sırf devlet desteği olursa yürür, yoksa durur” kuralıyla çalışmasını onaylamak da mümkün değildir. Çünkü, devletin işleyiş çarklarının yasalara göre döndüğü aşikardır. Bu konudaki yasalarda herhangi bir değişiklik olmadığı halde, bireylerin çalışma biçimlerinin değişmesi bakımından ortada bir sebep de bulunmamaktadır.

Cemal Reşit Rey (1904-1985)

Cemal Reşit Rey sarayla yakın ilişkileri olan, son Osmanlı ailelerinden birinin oğluydu. 25 Ekim 1904'te Kudüs'te doğdu. Babası Ahmet Reşit Bey, o dönemde Kudüs'e mutasarrıf olarak atanmıştı. Cemal Reşit'in müziğe yeteneği o yıllarda ortaya çıktı. Diğer çocuklar sokakta oynarken o bulduğu bir akordiyonu çalmaya ve ondan çıkan sesleri taklit etmeye çalışıyordu. Beş yaşındayken ailecek İstanbul'a geldiler. Burada bir yandan ilkokula giderken, bir yandan da piyano çalışmaya başlar. Galatasaray Lisesi'nde okumaya başladığı yıllarda babasının politik durumu nedeniyle 1913 yılında zorunlu olarak Paris'e taşınırlar. Burada özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Raymond Poincare aileye sahip çıkar. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına çok az zaman vardır ve Ahmet Reşit Bey ve ailesi dünyanın kültür başkenti Paris'te yaşamaya başlarlar.Cemal Reşit Bey daha çocuk yaşlarında Mahler'i orkestra yönetirken görecek, konservatuvarda onu müdür ve ünlü besteci Gabriel Faure dinleyecektir. Faure onu dinledikten sonra ünlü pedagog Marguerite Long'a telefon açar ve "Madam size bir Türk çocuğu gönderiyorum ve hiçbir şey söylemiyorum, kendiniz göreceksiniz" der. Sonra babasına dönerek "Oğlunuz hayatta müzikten başka hiçbir şey yapamaz" diye onun müzik dehasını hemen keşfeder. Debussy'nin öğrencisi, Ravel'in en yakın dostlarından ve eserlerini en iyi yorumlayan piyanistlerden biri olan Marguerite Long, 19 yaşına kadar hiç para almadan Cemal Reşit'in eğitimi ile yakından ilgilenecektir.

Ahmet Reşit Bey ve ailesi, savaş başlayınca Paris'te uzun süre kalamazlar. Cenevre'ye yerleşirler. Cemal Reşit eğitimine burada Cenevre Konservatuvarı'nda devam ederken, normal lise eğitimini de sürdürür. Konservatuvarın ustalık sınıfına kadar yükselir ancak 1919'da babası dahiliye nazırlığına atanınca İstanbul'a gelirler. Baba oğlunu hemen İstanbul'da bir piyano öğretmenine götürür. Ancak çocuğun piyano bilgisi öğretmeninkinden fazladır. Cemal Reşit bu kez tek başına Paris'e eğitime gönderilecek, tekrar Marguerite Long'la çalışmaya başlayacaktır. Konservatuvarda Gabriel Fauret'den müzik estetiği dersleri alır. Besteci, piyanist ve orkestra şefliği üzerinde eğitim görür. Daha okul yıllarında besteleriyle ilgi çekmeye başlar.

Cemal Reşit, cumhuriyetin ilanından iki ay önce Paris Konservatuvarından mezun olur. Bu arada İstanbul Belediyesi Darülelhan'a (ilk konservatuvar) batı müziği bölümü açılmasına karar verilir ve hoca olarak genç Cemal Reşit çağrılır. Bu onun için dünyanın en büyük mutluluğudur. Henüz 19 yaşındadır, onu Avrupa'da büyük bir kariyer beklemektedir ancak hocalarının tüm engellemelerine karşın İstanbul'a döner. Belki Batı'daki büyük kariyerini bırakmıştır ama, Cemal Reşit Rey Türkiye'de klasik müziğin kuruluşuna öncülük etmiş, pek çok öğrenci yetiştirmiş ve yaşamı boyunca müzik dünyasının hep bir numarasında yaşamıştır. Türkiye'ye döndükten sonra yaşamı boyunca artık kendi ülkesinden hiç ayrılmayacak, çeşitli orkestralar kurup, bunlarla yurt içi ve dışında konserler yönetecek, dünyanın en ünlü sanatçılarını şef olarak Türkiye'de ağarlayacak, Türkiye'de bir yandan klasik müziğin yaygınlaşması için çalışırken, öte yandan yazdığı operetlerle tiyatro dünyasında unutulmayacak eserlere imza atacaktır.

Cemal Reşit Rey'in yaşamı sürekli çalışarak, üreterek geçti. Ailesiyle birlikte oturdukları Nişantaşı'nda Şair Nigar Sokak'taki konukta anne babası, ağabeyi Ekrem Reşit, kız kardeşi Semine ve eşi Semih Argeşo ile birlikte yaşıyorlardı. Semih Argeşo Cemal Bey'in kurup yönettiği İstanbul Senfoni Orkestrası'nın baş kemancısıydı. Semine Hanım da orkestrada keman çalıyordu. Konakta hem ciddi klasik müzik çalışmaları yapılıyor, hem de ağabeyi Ekrem Reşit'le birlikte müzikaller üzerine çalışıyorlardı. Cemal Bey'in müzikalleri zevk almasının ötesinde yapacağı klasik müzik çalışmalarında özellikle yurt dışı konserlerinde değerlendirmek için para kazanmaya yönelik olarak da yaptığı oluyordu. Çünkü özellikle o yıllarda Türkiye'de klasik müzik yapmak bir misyoner gibi çalışmayı gerektiriyordu. Babasının ölümü, ardından Semine Hanım ve eşinin ayrı bir eve çıkarak konaktan ayrılmaları, Ekrem Reşit Bey'in ve 1962'de annesinin ölümü ile Cemal Bey'in konak yaşamı son buldu. Koca İstanbul'da tek başına kalmıştı. Yanında ağabeyine çok iyi baktığı için aile emektarı olan Rıfkı Ergün ve ailesiyle birlikte Serencebey'de bir apartman dairesine taşınır. Orkestradan emekli olan Cemal Bey, piyano dersleri vermekte, yine evi eski dostları ve öğrencileri ile dolup taşmaktadır ama artık o eski debdebeli günler geride kalmıştır. Bir zamanlar şık giysileri ile her yerde dikkat çeken Cemal Reşit Rey üzerinde eski kıyafetleri, mütevazı evi ile onu eskiden tanıyanların içlerini acıtmaktadır. Giderek Rıfkı Ergün'ün ailesini kendi ailesi gibi görmeye başlar. Hele içlerinde sağır dilsiz olan Melek'i özel bir ihtimamla büyütür.

1970'lerde Cemal Reşit Rey, Haldun Dormen'in sahneye koyacağı bir müzikalin siparişini alır. Ağabeyinin ölümünden sonra müzikal yazmamaya karar veren Rey, Erol Günaydın'ın yazacağı metinleri müzikleyebileceğini söyleyerek herkesi şaşırtır. Erol Günaydın'la kısa süre içinde çok iyi dost olurlar ve Yaygara 70 büyük başarı kazanır. Ardından Uy Balon Dünya isimli ikinci bir müzikal yapılır ama aynı başarıyı yakalayamaz. 1980'lerde Cemal Bey iyice kendi dünyasına çekilir. 1985'de Lüküs Hayat 51 yıl aradan sonra yine aynı sahnede İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelenecektir. Cemal Bey, gala gecesi için özel olarak hastaneden çıkarılır ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na getirilir. Eser yıllar sonra yine büyük bir başarı kazanmıştır. Haldun Dormen ve Gencay Gürün onu alkışlar arasında sahneye çıkarırlar. Anlatılmaz derecede mutludur. Seyirci onu dakikalarca ayakta alkışlar. Bu onun son sahneye çıkışı olacaktır. Ertesi gün tekrar hastaneye yatırılır ve buradan ikinci çıkışında Edirnekapı'daki aile mezarlığına defnedilecektir.

Ulvi Cemal Erkin (1906-1973)

1906'da İstanbul'da doğdu. İlk müzik eğitimini çok küçük yaşta annesinden alan Ulvi Cemal yedi yaşındayken Adinolfi'nin yanında piyano derslerine başladı. Galatasaray Lisesi'ni bitirince devlet bursuyla Paris'te müzik eğitimine gönderildi. Paris konservatuvarında ve Ecole Normale de Musique'te çok önemli hocalardan piyano ve kompozisyon dersleri aldı. 1930'da yurda dönünce Ankara Musiki ve Muallim mektebine armoni ve piyano öğretmeni olarak atantı. 1936'da Devlet Konservatuvarı kuruluncaya kadar bu görevini sürdüren Erkin, o tarihte yine piyano öğretmeni olarak konservatuvarda çalışmaya başladı. Erkin bu dönemde konserlerine ara verip, besteciliğe yöneldi.

Kendi bestelerinden oluşan ilk konserini 1946 yılında veren Ulvi Cemal Erkin Riyaseticumhur filârmoni orkestrasına 1942'de Cumhuriyet Halk Partisi büyük ödülünü alan büyük orkestra için bestelenmiş Piyano konçertosunun 1942 ve I. Senfonisini ( 1944-1946 ) ilk kez çaldırdı. 1949'dan 1951'e kadar devlet konservatuarının müdür olarak yöneten besteci ölümüne kadar piyano bölümü şefi ve piyano öğretmeni olarak aynı yerde görevini sürdürdü. Eserlerindeki ortak nokta ustalıklı bir orkestralama sezgi ve kullanışı, titiz bir istif kuşkusu özden ve içten gelen bir esindir.

Ulvi Cemal Erkin'i yakından tanımak için Sevda Cenap And Vakfı yayınlarından çıkan ve üstte kapağını gördüğünüz Duyuşlardan Köçekçe'ye isimli kitabı alabilirsiniz.


Ahmet Adnan Saygun (1907-1991)

Türk Beşleri'nin en popüler isimlerinden biri olan Ahmet Adnan Saygun,7 Eylül 1907'de İzmir'de doğdu.İzmir İttihat ve Terakki İdadisi'ndeyken, okulun müzik öğretmeni İsmail Zühtü Bey'in kurduğu dört sesli koroya katıldı. Onun önerisiyle Rossati adında bir öğretmenden piyano dersi aldı. Sonra Macar Tevfik Bey'in öğrencisi oldu. Okulu bitirince, üniversiteye girmeyerek kendini tümüyle müziğe verdi. 1923 sonlarında, o yıl İzmir'e yerleşen Hüseyin Saadettin (Arel) Bey'den iki ay kadar armoni dersi aldı. Daha sonra kendi kendine armoni bilgisini ilerletti ve kontrpuan çalıştı. 1926'da Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde verdiği bir sınavdan sonra İzmir Lisesi'nde müzik öğretmenliği yaptı. 1928'de açılan sınavı kazanarak müzik öğrenimi görmek üzere, devlet bursuyla Paris'e gönderildi. Ünlü müzik okulu Schola Cantorum'da Vincent d'Indy, Eugene Borrel, Bouberbielle, Amedee Gastoue gibi öğretmenlerin derslerini izledi. 1931'de Türkiye'ye dönünce Ankara Musiki Muallim Mektebi'nde kontrpuan öğretmenliğine atandı. 1934'te kısa bir süre Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nı yönetti. 1936'da İstanbul Belediye Konservatuarı'na (İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı) öğretmen atandı. Aynı yıl Türkiye'ye gelen Bela Bakto'un Anadolu gezisine katıldı. 1939'da Cumhuriyet Halk Partisi'nin müzik danışmanlığına ve Halkevlerinin müzik müfettişliğine getirildi. 1940'ta birkaç arkadaşıyla birlikte "Ses ve Tel Birliği" adlı bir dernek kurdu. Bu dernek Batı müziğini çeşitli dönemlerine ait kor yapıtlarının seslendirildiği birçok konser düzenledi, müzik konusunda kitaplar ve broşürler yayımladı.

1946'da Ankara Devlet Konservatuarı'nda öğretmenliğe dönen Saygun, bir süre sonra kompozisyon bölümünün başına getirildi. 1972-78 arasında TRT Yönetim Kurul üyeliği yaptı. 1973'te İstanbul Devlet Konservatuarı'nda (Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı) etnomüzikoloji öğretmenliği yaptı. Uluslararası Halk Müziği Konseyi'nde yönetim kurulu üyeliği yaptı, 1971'de kendisine "devlet sanatçısı", 1985'te "sanatçı profesör" unvanları ve 1981'de de "Atatürk Sanat Armağanı" verilmiştir.

Türk Beşleri arasında yer alan Adnan Saygun, ritm ve melodi bakımından Türk halk ve sanat müziklerinin etkilerini taşıyan yapıtlarında, zaman zaman izlenimci, zaman zaman da romantik estetiğe bağlı kaldı. Çok sayıda beste yaptı.


Necil Kazım Akses (1908-1999)

İlk okulda keman, orta okul son sınıfta da Mesut Cemil ile viyolensel öğrenimini lise devresinde de sürdüren Akses, bir yandan da Darul Elhan'a devam ederek, Cemal Reşit'ten armoni dersleri aldı. 1926'da İstanbul Erkek Lisesini bitirince kendini müziğe verebilmek için Viyana'ya gitti. 1934 yılında yurda döndüğü zaman, Necil Kazım yeni Türk müziğini kurmak Türkiye'de batı müziği öğretimini başlatmak için, gerekli bütün hazırlıklarını tamamlamıştı.

1934 Eylülünde form bilgisi ve prozodi öğretmeni olarak atandığı Ankara Musiki Muallim Mektebi'nin devlet konservatuvarı haline getirilmesi için var gücüyle çalıştı. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Paul Himdemhiti ile birlikte Konservatuvar'ı kurmakla görevlendirildi. 1948'de Ankara Devlet Konservatuvarı'nın müdürlüğüne 1949'de Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne 1954'de İsviçre (Bern), 1955'te Almanya (Bonn) kültür ataşeliklerine ve 1958'de Devlet Operası genel müdürlüğüne atandı. 14 Haziran 1971'de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, Türkiye Cumhuriyetinin devlet sanatçısı ünvanıyla taltif edilen Necil Kazım Akses, aynı yılın Ağustos ayında yeniden Devlet Opera ve Balesi genel müdürlüğüne getirildi. 1972 Eylülünde kendi isteğiyle bu görevden emekliye ayrıldı. Akses'i yazı tekniği yönünden etkileyen besteciler daha çok Marx ve Reger olmuştur.

Ahmet Adnan Saygun, Ferhunde Erkin, Necil Kazım Akses, Cemal Reşit Rey ve Antonio Saldarelli.


Hasan Ferit Alnar (1906-1978)

1906'da İstanbul'da doğdu. Annesinin teşvikiyle müziğe daha çocuk yaştayken kanun çalarak başlayan Alnar, 12 yaşındayken "Kanuni" oldu. 16 yaşındayken ilk bestesini yaptı. O yıllar İstanbul Sultanisi'nde okuyan Alnar geceleri, Darüt Talimi Musikisi topluluğuyla sahneye çıkıyordu. Yine o sıralar aynı toplulukla Berlin'e giderek Alman Polydor firması için birkaç plak doldurdu. Bu yolculuklarının birinde Berlin Yüksek Okul müdürü ve besteci Franz Schreker ile tanışan Alnar çok sesli bestelerinin Schreker'in ilgisini çektiğini görünce, bitirmek üzere olduğu İstanbul Mimari Akademisinden ayrıldı ve 1927'de Viyana'ya yerleşti. Viyana Devlet Müzik Akademisinin bestecilik bölümünde Joseph Marx'ın öğrencisi oldu. 1929'da diploma alınca Oswald Kabasla orkestra şefliğinde çalıştı.

1932'de bu bölümü bitirince İstanbul'a dönerek Şehir Tiyatrosunda orkestra şefliği yaptı. 1937'de Ankara Devlet konservetuarında bestecilik dersleri verdi. Konservetuarın Tatbikat Sahnesinde ilk opera gösterisini düzenledi. 1946'da Cumhurbaşkanlığı Filarmoni Orkestrasının şefliğine getirildi. 1952 yılına kadar bu görevde kaldı. 1955'te Viyana'ya yerleşti. 1964 yılında tekrar Ankara'ya döndü. Türk beşlerinin içinde ayrı bir yere sahip olan Alnar teksesli Türk Müziğinden yetişmiş tek bestecisidir.1971'de ilk Devlet Sanatçılığı dağıtıldığında bu ünvan,Türk Beşleri'nden üçüne verilip ikisi dışlanmıştı. Bunlardan birisi Cemal Reşit Rey idi, kendisine bu ünvan 1981'de verildi, diğeri ise Ferit ALNAR'dır. Cemal Bey, devlet sanatçılığı ünvanını geçte olsa aldı ama Ferit Alnar kırgın bir şekilde 1978'de aramızdan ayrıldı. Daha sonra 7.12.1998'de Sevda Cenap And Vakfı'nca düzenlenen Sn.Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL'in de katıldığı bir tören neticesinde Ferit ALNAR'a onur ödülü verildi ve tören sonrasında Anadolu Yaylı Kuartet eşliğinde Tahir AYDOĞDU'nun solist olarak katılımı ile Ferit ALNAR'ın "Kanun Konçertosu" tekrar seslendirildi. Biraz geç de olsa Ferit ALNAR'ın hatırlanması son derece sevindirici idi. Ben burada Sevda Cenap AND vakfı yetkililerine Ferit ALNAR'ın Kanun Konçertosu'nu çalan bir sanatçı olarak şükranlarımı sunmak istiyorum, dilerim diğer vakıf, üniversite ve konservatuvarlar da bu değerli bestecimizle daha yakından ilgilenirler.. Çok küçük yaşlarda Kanuni Vitali Efendi'den Kanun öğrenmeye başlayan ALNAR'ın dört ay içinde hocasından alacağı bir şey kalmadığı söylenir.

Mimarlık eğitimini müzik yüzünden yarıda bırakan Ferit ALNAR, Darüttalimi Musiki Topluluğu'na katılıp Türk Musikisi'ne de büyük hizmetler vermiştir. Türk Musikisi'ne kanun ile başlayanlar onun adını bir ideal olarak belirlemişlerdir. Plaklarını bulup dinleyemeseler bile kendini veya plaklarını dinleyenlerden; nasıl erişilmez bir teknik ve kendine has temiz üslubuyla çaldığını hayranlıkla dinlemişlerdir.

Kanun icrasında bir çığır açmış, bu çalgıdaki seçkin icrasını erişilmesi güç bir virtüoziteye ulaştırmıştır, Şerif Muhittin TARGAN'ın ud'da yaptığını KANUN'da yapmıştır. İlk kez Kanuni Hacı Arif Bey'in uyguladığı mızrap tekniğine, hocası Vitali Efendi'den elde ettiği çok hafif tırnak darbeleri ile süslediği bol tremololu icra tekniğini eklemiş ve daha başarılı, daha üstün bir seviyeye ulaştırmasını bilmiştir. Alışılmışın dışına çıkarak çok ustalıklı bir geçki tekniği geliştirmiştir. Tek başına birçok plak doldurup zamanın sanatçılarına da eşlik etmiştir. Ayrıca son derece orijinal ve ileri üslupta saz eserleri yazmış ve hemen bütün eserlerinde Türk Musikisi'nin makam ve usullerini başarıyla kullanmıştır. Türk Musikisi Sanatı'nın içinden yetişmiş bir sanatçı olarak, daha sonra, Batı Musikisi'ni benimseyip ustalaşmasına rağmen, Türk Musikisi hakkında küçültücü bir tek kelime bile kullanmamıştır.

Türk Musikisi'nin zenginliğinden çok yararlanmış, eserlerinde bu motifleri en iyi şekilde kullanmıştır; fakat diğer bazı bestecilerin yaptığı gibi musiki eserlerini aranje etmeden, çok seslendirip altına benim diye imza atmadan... Her iki tür müziği ve kültürünü de çok iyi bilen bu insanın büyüklüğü bu noktadan kaynaklanır. Türk Musikisi eğitiminden sonra kabiliyetini Batı Musikisi'ne yönelten, çalışmalarını tamamen Batı Musikisi alanında yapan ve bestelerinde de Türk Musikisi makam ve usullerini kullanan ALNAR, Kanun'u da terketmemiş ve yıllar önce tasarladığı konçertoyu 1946 yılından itibaren bestelemeye başlamış, 1951 yılında konçertoyu tamamlamıştır, Türkiye'deki ilk ve tek Kanun Konçertosudur. Ferit ALNAR daha sonraları konçertonun 3.bölümünü beğenmeyerek değiştirmek istemiş, 1958'de Hazreti MEVLANA'yı ziyaretinden hemen sonra bir şaheser olan 3.bölümü birkaç gün içinde yazıvermiştir.

1942'de bestelediği diğer bir şaheseri olan Viyolonsel Konçertosu üzerine 21.8.1946'da A.Lalauni tarafından yapılan kritikte şöyle yazılmıştır:

"Viyolonsel Konçertosu ile Ferit ALNAR, doğu ile batının müzik birleşimini çok iyi başaran bir kişiliktir. Kompozitör ALNAR'ın,orkestra şefi ALNAR'ı aştığı bir gerçek,fakat orkestra şefi olarak da hiçbir yönden geri kalmıyor."

Yine PRELÜD ve İKİ DANS'ın ilk icrası hakkında Viyana'da çıkan bir kritikten bazı kısımlar:

"ALNAR'ın müzik yazı tekniğinde sürükleyici bir mantık var.Dinlediğimiz tamamıyla yeni bir müzik, birçok kompozitörü onu taklide heveslendirecektir."

Türk Beşleri içinde her şeye rağmen Türk kalmaya çalışmış, son derece güzel saz eserleri bestelemiş, Batı Musikisi alanında da birçok eser meydana getirmiş, 30 senelik şeflik hayatında da aşağı yukarı 200 operet,1000 konser ve 400 opera temsili yönetmiş Ferit ALNAR'ın bütün eserleri ortaya çıkarılmalı, hem Türk Musikisi hem de Batı Musikisi alanında yapmış olduğu eserler sanatçılarımız ve orkestralarımız tarafından en kısa sürede seslendirilmelidir.

22 senelik bir Kanun Sanatçısı ayrıca eseri birçok kez seslendirmiş bir sanatçı olarak Türkiye'deki ilk ve tek Kanun Konçertosu ile ilgili belirteceklerim şunlardır;Eserin icrasında seri mızrap atışları,inişli ve çıkışlı atlamalar,çok sık değişen mandallar,çok ustalıklı olarak kullanılan geçkiler,iki eli aynı anda farklı kullanabilme,çaprazlamalar v.b. özellikler bulunmakta ve virtüozite istemektedir.Bana göre Kanun çalgısında teknik kapasite olarak gösterilebilecek birçok özellik göze çarpmaktadır,günümüzde Kanun icracılarına bakıldığında ileride bestelenecek yeni eserler açısından bu özelliklere ayrıca arpej ve akor tekniği de ilave edilebilir.

« Geri