· ·

Dans » Tango » Tango Tanım ve Tarihçesi

Yükleniyor...

Tango Tanım ve Tarihçesi

Günümüzde tango, sadece belli bir kesimin tercih ettiği bir dans türü olarak benimsense de aslında tangonun ortaya çıkış öyküsü sıradan ve acılı insanlara kadar uzanıyor.

1800'lü yıllarda Arjantin'deki genelevlerden çıktığı bilinen tango, Latince dokunmak anlamına gelen "tangere" kelimesinden türüyor. Buenos Aires'e yerleşen milyonlarca göçmenin buraya kendi müziklerini, örf ve adetlerini beraberinde getirmesiyle hüzünlü serüvenine başlayan tango, büyük ümitlerle topraklarını terkeden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla ortaya çıkıyor.

Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıkları, kadınları genelevlere sürüklerken, erkekler de içki kadehlerinde ve kadın kokularında tesellilerini aradılar. Tango müziği, onların yalnızlıklarını ve öfkelerini bir kat daha artırıp bir keder ve ölüm dansı olarak kabul edilirken, günümüzde de tutkunun ve aşkın dansı olarak efsaneleşiyor.

Tango, Arjantin’de zengin kesim tarafından bir alt kültür olarak kabul edilse de Parislilerin bu dansa olan ilgisi, Arjantin sosyetesinde tangonun önemsenmesine neden oldu. İlk olarak Carlos Gardel’in 1917 yılında her türlü argo ve erotizmden uzak sözlerle smokin giyerek tango söylemesi, müziği yavaş yavaş üst tabakalara doğru tırmanışı hızlandırdı.

Tango araştırmacısı Fehmi Akgün, tangonun bu kadar çok sevilmesini bir takım Arjantinli şov gruplarının son 15 senedir tüm ülkeleri dolaşarak tango dansını ve müziğini dünyaya yeniden sevdirmeye başlamasına bağlıyor. Kadın ve erkek bedenleriyle ve dokunuşlarıyla bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine dans ederken. Diğer müzik türleri yaraları tedavi ederken tango, dansı ve müziğiyle yaraları deşiyor.

TANGO DENİNCE AŞK GELİR AKLA

Tango, Buones Aires, Arjantin ve Montevideo, Uruguay kökenli bir dans ve müzik türüdür. Dansla beraber gelişen müzik tarzı da aynı adla anılmaktadır.

İlk yılların tangosu “tango criollo” veya “basit tango” olarak bilinmekle beraber, günümüzde Amerikan ve uluslararasi tango stilleri, Fin tangosu, Çin tangosu gibi çeşitli türler gelişmiştir. Ancak orijinal tango, doğduğu toprakların adıyla, “Arjantin tangosu” olarak anılmaktadır. Tangonun dramatik duygusu, dans sırasında cok zengin doğaçlama fırsatları yaratması, dansın özünde aşk ve melankoli tutkusunun yatmasından ileri gelmektedir.

Tango müziğinin temel çalgısı Alman yapımı olan fakat ismini Arjantin Tango’su ile duyuran bandoneon’dur.

Tarihçesi; tango kelimesinin dilbiliminde kesin bir kökeni yoktur. Afrika dillerinde kullanılan bir yer adından veya Latince’deki tangere (dokunmak) fiilinden türemiş olma olasılığı büyüktür. Bununla beraber, tango kelimesinin kökeni ile ilgili en yaygın düşünce bu kelimenin batı Afrika dilinin bir kolu olan olan Nijer-Kongo dilinden orijinlendiğidir. Nijer-Kongo dilinde tamgu dans etmek anlamındadır. Tango kelimesi aynı zamanda Latin Amerika’da çok geniş bir zenci topluluğu tarafından kullanılmaya başlandı. Önceleri pekçok dans çeşidinden biri olan tango, kısa sürede halk arasında çok popüler bir hale geldi.

Tiyatrolar ve laternalar sayesinde varoşlardan yüzbinlerce Avrupalı göçmenin yaşadığı fakir işçi sınıfı mahallelerine hızla yayıldı. Kısa sürede sokaklar, barlar ve üst tabakanın buluştuğu mekanlarda tango dansı görülmeye başlandı. 20.yy.in ilk yıllarında, Buenos Aires’ten dansçılar ve orkestralar Avrupaya yolculuklara başladılar. Avrupanın ilk tango çılgınlığı Paris’te başladı ve bunu Londra, Berlin ve diğer başkentler takip etti. 1913′lerin sonralına doğru, bu dans New York’u ve Finlandiya’yı da etkisi altına aldı. Tangonun bu ithal versiyonları daha az vücut teması esasına dayalıydı (Ballroom Tango) ama bununla beraber pek çokları için hala şok edici idi.

Tango deyince belki de en çok duyulan cümle şudur:

“Bugün her ne kadar ışıltılı dans salonlarında yapılsa da, tango Buenos Aires’in kenar mahallelerinde ortaya çıkmıştır.”
Ve bu bir gerçektir.

19. yüzyılın sonlarında Güney Amerika’ya giden iki büyük göç dalgası ile çoğunlukla Sicilya, Kalabriya ve Endülüs’ten gelen işsiz güçsüz ve yoksullar Arjantin’e beraberlerinde kendi kültürlerini de getirmişlerdi. Afrikalı siyah köleler, melez kadınlar, yerliler ve Avrupalı melezler dönemin zor ekonomik koşulları içinde beraberce yaşamaya çalışıyorlardı. Çeşitli kültürlerin bu karışımı, yeni bir müzik stili ortaya çıkardı; Afrika vuruşları, Kızılderili ritmi ve Latin etkisi Arjantin müziğiyle birleşti.

Tango adının Afrika tamtamlarının çıkardığı “tan-go” seslerinden, ya da Latince dokunmak anl¤¤¤¤¤ gelen “tangere” fiilinden türediği sanılmaktadır.
Büyük ümitlerle topraklarını terk eden, kendilerini büyük kentin karmaşası içinde bulan bu insanların duygularıyla Buenos Airesin kenar mahallelerinde ortaya çıkar tango. Bu yıllarda yaşanan göçün olumsuz sonuçları, düş kırıklıklarını da beraberinde getirir. Göçmenler Tango ile bu hayal kırıklıklarını, öfkelerini, kavgalarını, aşklarını, yalnızlıklarını ve tutkularını kısacası hayatlarını anlatıyorlardı.

Başlangıçta flüt, gitar ve kemandan oluşan üç - dört kişilik müzik topluluklarının eşliğiyle yapılan bir halk dansıyken daha sonra gitar yerini piyanoya bırakır ve flüt de yaklaşık 1870′te Almanya’dan gelen bandoneon ile yer değiştirir.

Tango, Arjantin’de zengin kesim tarafından bir alt kültür olarak kabul edilip aşağılanır hatta uzun bir süre yönetim tarafından yasaklanır. Ancak 20.yy’ın başlarında Paris’te dans eden tarım işçilerinin elde ettiği başarı sayesinde tango ilk önemli adımını atar. Bugün tango otoriteleri ilk olarak Carlos Gardel’in 1917 yılında her türlü argo ve erotizmden uzak sözlerle smokin giyerek tango söylemesinin müziği yavaş yavaş üst tabakalara doğru tırmanışını hızlandığını tartışmasız kabul eder. Parislilerin bu dansa olan ilgisi Arjantin sosyetesinde tangonun önemsenmesini sağlar.

Durak olarak Avrupayı seçen tango çok geçmeden Türkiye’de de ortaya çıkar. Arjantin Tangonun aşk, tutku ve erotizm dolu tarzına karşın 1920′lerin ortalarında Türkiye’de duyulmaya başlayan tangolar sözleriyle masum ve platonik aşkları anlatan ve Türk müziğinden esintiler taşıyan melodileri ile uzun yıllar müzik yaşantısının tek egemeni oluşurlardır. Bu aşamada Necip Celal’in 1928 yılında yazdığı ilk tangosu “Mazi”nin 1932 senesinde Seyyan Hanım tarafından plağa okunması ile başlayan sürecin etkisi yadsınamaz. Türkiye’de duyulmaya başlayan ilk tangolar Avrupa tangolarıdır.

Arjantin Tangoları ise bir gurup müzisyen ve amatör meraklılar tarafından izlenir ve yaşatılır. 1938-1951 seneleri arasında Türkiye’de konserler veren Eduardo Bianco Orkestrası, İstanbul Park Otel Orkestrası ve onun Arjantinli bandoneonisti Tapia Colman bu sevginin temelinin oluşmasında önemli bir rol oynar. Bunların dışında bandoneonist, orkestra şefi ve düzenleyici Orhan Avşar’ın da Türkiye’de tango sevgisi üzerinde çok ciddi bir etkisi olduğunu söylemeden geçmemek gerekiyor. Tango bir dönem Türkiye’de öyle sevilmiş ki, aslında eski ve unutulamayan bir sevgiliyi anlatıyor olmasına rağmen La Cumparsita düğünlerin vazgeçilmez açılış parçası olmuştur.

1950′li yılların sonlarına doğru bütün dünyada önemini yitirmeye başlayan tango Astor Piazzola ve onun müziği sayesinde yeniden canlanmış ayrıca Tango Argentino ile başlayan, Tangomania, Tango Pasion, Forever Tango, Tangox2 gibi tango show gruplarının sunduğu müzikallerle tekrar ilgi odağı olmuştur.

Bu uzunca süreç içerisinde elbette ki müzik ve dans stillerinde farklılıklar yaşanmıştır tangoda. Ve aslında işin eğlenceli kısmı buradadır. Tango gecelerinde, aynı tangoda herkesin dansa farklı adımla başladığını ve farklı dansettiğini görürsünüz. Kimisi kemanı dinliyordur, kimisi bandoneonu…

Peki biz tango’dan ne anlıyoruz? Ya da ne hissediyoruz? Yaklaşık 4 sene önce Metin Yazır’ın atölye’leriyle başlayan bir serüven bu…Ve tango bir sevgili. Kimi zaman flört edip, kimi zaman kavga ettiğimiz. Romantik, aşık, sevecen ve tutkulu sevgilimiz. Aşktır yaşadığımız o 3-4 dakikalık parçalarda. Müzik bitince dansımız da biter, aşkımızda. Ve heyecanla bekleriz bir sonraki aşkı.

Tango’da Roller

Birçok kimsenin gözünde tango, erkeğin dizginleri elinde tuttuğu bir tutku dansıdır; eşler pist boyunca birlikte süzülürken, erkek dramatik hareketlerle kıvırıp büktügü ve döndürdügü kadına yön verir. Oysa tango her zaman böyle yapılmadığı gibi, yeni biçimler de gelişmeye devam ediyor. Tangonun oluşum yılları olan 19. yüzyıl sonlarında, Afrika-Arjantin tango partnerleri kucak kucağa değil, daha çok ayrı dans ederlerdi. Kaldı ki kadınlar dans sırasında dizginleri partnerlerine bırakmaya her zaman razı gelmezler. Hatta bazı kadınlar yol gösterici konumun partnerler arasında sürekli el değiştirdiği bir tango biçımını uygulama noktasına vardırmışlardır ışı; bu dans üslubu kimi zaman karşılıklı yol gösterme olarak anılır.

Karşılıklı yol gösterme yeni bir adımlar dizisinden çok, tango partnerleri arasında iletişimde farklı bir perspektifin benimsenmesiyle, iletişimin ön plana çıkmasıyla ilgilidir. Kadınların tangoda dizginleri ele alması yeni bir şey değildir, ama bu uygulama çoğu kez sessizce geçıştırılır. Karşılıklı yol göstermenin temeli partnerler arasında gelişen kişisel davranış tarzında, bedensel diyalogda yatar; böylece kadın bazen dansın hangi yönde ilerlemesi gerektiğini önerme yolunu bulur. Kadınların yol göstericiliğe katılması fikrine birçok geleneksel tango dansçisinin sıcak bakmamasına karşın, bazıları bu fikri irdelemeye ve geliştirmeye çalışıyor.

New York’ta karşılıklı yol göstericilik dersleri veren Arjantin asıllı Virginia Kelly, “Tango hâlâ evrim içinde ve sürekli değişiyor; karşılıklı yol göstericilik dansçıların hareket alanını ve repertuarını genişleten bir şey” diyor. Bunun tangoda erkeklerin ve kadınların rollerini tersine çevirmeyle, kadınların sürekli dizginleri elde tutmasını sağlamayla ilgisi olmadığını, daha çok eşler arasındaki diyaloğa odaklanmaya yönelik olduğunu açıklıyor.

Kadın karşısındaki partnerle etkileşime girmede özgür davranır ve kabul edip etmeme kararını erkeğe bırakan bir öneride bulunur. Tıpkı bir sohbette olduğu gibi, yol gösterici konumun el değiştirdiği bir alışveriş söz konusudur burada. İşin pratiğine bakılırsa, tangoda zamanının büyük bölümünü geriye doğru yürümekle geçiren kadının yol göstericiliği üstlenmesini sağlayacak birçok fırsat çikar; ama yol göstericilik alışverişi sadece bir çifti daha yakın bir iletişim içine çekmekle kalmaz, yeni adımları ve üslupları yaratma olanağının da önünü açar.
Heidi Schultz’ın bir makalesinden derlenmiştir.

Aşkın ve Tutkunun Dansı

Tango, aşkın ve tutkunun dansı… Bu tanımı hepimiz ne kadar çok duymuşuzdur kimbilir? Gerçekten de insanların kafasında bu tarzda çağrışımlar yapar TANGO kelimesi. Tango çok farklı bir danstır çünkü; asil, ağırbaşlı, kimi zaman öfkeli, kimi zaman ateşli, vazgeçilmez ve tutkulu bir danstır insanların kafasında… Her insan, az çok bu kelimeleri kullanır “Tango”’yu tanımlarken. Kimileri içinse Al Pacino’nun Kadın Kokusu filmindeki dansıdır “Tango” denildiğinde akla gelen…

Peki, hemen hemen herkesin ortak olarak kullandığı kelimelerden oluşan bir tanımı varken, herkesin tangoyu tam olarak tanıdığı yargısına varmak doğru mü? Tabii ki hayır. Arjantin’in ara sokaklarında doğan ve tüm dünyaya hızla yayılan bu dansı kaç kişinin yakından tanıdığını tahmin edebilmek çok zor. Ancak, ilginç bir şey var ki; bu dansı çok yakından tanıyan insanların da “Tango” kelimesi için yaptıkları tanım, az önce bahsettiğimiz tanımla çok fazla benzeşiyor. Yani, tangoyu sadece bir filmin bir sahnesi olarak bilen bir insanla, bunu yaşam biçimi olarak benimsemiş bir insan aynı tanımı yapabiliyor: Aşkın ve Tutkunun Dansı…Fakat, arada çok önemli bir fark var. Tangoyu tanıyan, anlayan ve yaşayan insan, kesinlikle bu tanımı çok fazla inanarak, yürekten yapıyor. Diğer insan ise sadece etrafta bu kelimeyle ilgili duyduğu kalıplardan dolayı bilinçaltına işlemiş ve kafasındaki çağrışımlardan oluşturduğu bir tanım yapıyor.

Tangoyla gerçek anlamda tanışana kadar, benim de kafamdaki tanım aynıydı. Bu tanım, o zamana kadar en sık rastladığım tanımdı çünkü. Beni en çok şaşırtan şey işe, tango yaşamımın bir parçası olmaya başladığında bu tanımın ne kadar da isabetli bir tanım olduğunu çok daha iyi anlamam oldu. Artık, bu tanımdaki kelimelerin anlamını daha iyi anlayabiliyorum. Tangonun başlı başına bir aşk, bir tutku olduğunu hissedebiliyorum…

Pugliese denilen bir adamın parçası çalıyor plakta… Ritmi içinizde duyabiliyorsunuz. Ayağa kalkıyorsunuz ve adımlarınız kendiliğinden takip etmeye çalışıyor ritmi. O sırada karşınızda iki ayak daha buluyorsunuz. Dört ayak - tek beden oluyorsunuz ve bırakıyorsunuz kendinizi müziğe… Kalbinizin atışı oluyor içinizden gelen “pam” sesleri… Ve adımlarınızı bu seslere uydurmanın keyfiyle sarhoş oluyorsunuz…

Arjantin’in sokaklarında ilk çıktığı dönemlerde ayıplanan, hor görülen bir dansmış tango. Büyük şehre alışamamış göçmenler sıkıntılarını, hüzünlerini atarlarmış bu dansla sokaklarda. Daha sonra ise salonlara girmiş tango ve tüm dünyaya yayılmaya başlamış, Buenos Aires’ten yola çıkarak. Tabii ki tutkusu, hüznü, yaşanmışlığı, anlamı, güzelliği, öfkesi, hırçınlığı da artmış giderek ve artmaya devam ediyor. Artık, dünyanın her yerinde, “Milonga Gecesi” denilen gecelerde her gün yüzbinlerce, milyonlarca insan tango yapıyor.

İçeriden gelen tango müziğini duyup giriyorsunuz. Girdiğiniz yer bir balo salonu da olabilir, bar da olabilir, dört duvarla çevrili küçük bir stüdyo da olabilir. Asıl önemli olan, içeri girerken duyduğunuz o müzik. Ve o müzik eşliğinde dans eden onlarca insan…Oturacak yer arıyorsunuz önce kendinize, köşede bir yer buluyorsunuz. Ve sandalyenize oturmanızla kalkmanız bir oluyor. O muhteşem müzik, basınızı döndürmeye yetebiliyor gelir gelmez. Bir şarkı bitiyor; ama dansınız devam ediyor. Evet, ikinci şarkı da bitti. Bu sırada dans ettiğiniz insanla tanışma fırsatı buluyorsunuz. Diğer şarkı başlayınca konuşma kesiliyor ve yakalıyorsunuz ritmi birlikte. Derken dördüncü, beşinci parçalar… Parçaların sayısı artıyor, farklı insanlar, farklı duygular, hüzün, aşk, öfke, kıskançlik, sevgi… Yine dört ayak olmuşsunuz, ve tek beden…

Yerinize döndüğünüzde saatlerin geçtiğini görüyorsunuz, ama aldırmıyorsunuz. Oturmaya gelmediniz ki! Etrafınızdaki kimse oturmaya gelmedi. Herkes, hayatın zorluklarını, sıkıntılarını, yapılması gereken işleri, vs. unutuyor orada. Orada yeni bir hayat başlıyor. Aşk, tutku, nefret, öfke, hüzün, kin, sevgi yeniden canlanıyor orada. Daha önce hıç görmediğiniz bir insani sadece bir bakışınızla kaldırabiliyorsunuz dansa. Ve birlikte vuruyorsunuz müziğin “pam”larına, basınız dönene dek, sarhoş olana dek…

Ve sonra…Tango bir tutku oluyor hayatınızda. Vazgeçilmez oluyor, aşk oluyor…Kapılıp giderseniz bu aska, ömrünüz boyunca yaşıyorsunuz tüm tutkusunu, hüznünü, tüm güzelliğini ve kederini… Kapılmama ihtimaliniz var mı peki? Kesinlikle, hayır!!! Adımlarınızı müziğe kaptırmaya başladığınız andan itibaren kurtulma ihtimaliniz hiç yok… Çünkü bu, TANGO: aşkın ve tutkunun dansı…

Tutkunun, nefretin ve aşkın dansı: Tango

Tehlikeli yakınlaşmaların ve inatçı karşılaşmaların dans, müzik ve şarkı sözleri eşliğindeki tarihidir tango. Ama aynı zamanda bir felsefe, strateji, duyguların emperyalist dolaşımında egzotik ve tutkulu bir meta, hatta bir hastalıktır.

İlk tangoların çoğunda söz yoktu, olanlardaysa sözler doğaçlama ve açık saçıktı.

Tango günümüzde popülerliği en zirvede olan danslardan biri. Ancak tangonun tarihi bu kadar ışıltılı ve popüler değil. Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in arka sokaklarında ve kenar mahallelerinde ortaya çıkan tango, 19. yüzyılın sonunda gelişimine başlamıştır.

Buenos Aries bu yüzyılda göçmenler ve sürgünlerle dolup taşıyordu. Bu insanların sıkıntıdan kurtulmak için oluşturdukları yeni müzik stili de tangonun temel taşı oldu.

Afrika vuruşları, Kızılderili ritmleri ve Latin pampalarının karmasıyla ortaya çıkan bu müzik, müziğe uygun yapılan ve oldukça estetik olan dansla birleşince ortaya tango çıktı. Doğduğu Arjantin topraklarında bir geleneği, bir yaşam biçimini yansıtır. Tutkuları, kavgaları, aşkları dile getirir. Ve içinden çıktığı düzenin kültür birikimini ortaya koyar. Değişik ülkelerde değişik zamanlarda yeni kimliklere bürünmüştür.

Arjantin tangosunun yüzyılı aşkun bir süredir tazeliğini koruması yeni uyarlamalara bağlanıyor. Arjantin tangosu 1898’den başlayan klasik döneminden sonra dört ayrı dönemde hem stil hem de biçim olarak kendini yenilemiş. Özellikle üçüncü dönemde (1935 – 1948) eski tangolar yeniden düzenlenmiş. 1948’den sonra tango tarihi yeni dönemine (Tango Nuevo) girmiş. Bu dönemde yazılan yeni tangolar büyük ilgi görürken, eskilerin yeni tekniklere göre özgün tarza ters düşen bir şekilde modernize edilmesi ise kabul görmemiş.

TANGO BİR GENELEV SÜRÜNGENİYDİ

Arjantinli yazar Jorge Borges’in yazdığı “Tangonun Tarihçesi” yazısına göre tangonun çıkışı farklı.

Ünlü yazar, 1929’da Evaristo Carriega adlı genç yaşta ölmüş bir şairin yaşam öyküsünü yazmaya karar veriyor. Ancak kitabı yazarken, Carriega’nın hayatından çok onun dönemindeki Arjantin’le özellikle de tangoyla ilgilenmeye başlıyor. Yirmibeş yıl sonra kitabın ikinci basımına tangonun tarihçesi adlı bölümü ekliyor. Bu yazıda tangonun Buenos Aires’in gecekondu mahallelerinde değil, genelevlerinde ortaya çıktığını söylüyor.

Borges’e göre tango, hem şehvet, hem de müthiş bir şiddetle dolu. İlk tango orkestralarını oluşturan çalgıların (piyano, flüt, keman, daha sonraları bandoneon) yüksek maliyeti de tangonun genelevde doğduğunu doğrular nitelikte. Bu da tangonun varoşlarda doğmamış olduğuna bir başka kanıt; kenar mahallelerde gitarın altı telinin yeterli olduğu herkesin bildiği bir gerçektir.

Tangonun zaman zaman filmlerde gösterilen bir tarihçesi var. Bu duygusal versiyona göre tango, Buenos Aires’in kenar mahallelerinde, gecekondu semtlerinde doğmuş, ilk başlarda, iyi aileler tangoya karşı çıkmışlar, benimsememişler bu müzik türünü. Ama sonraları 1910’lara doğru Paris’i örnek alarak varoşların bu ilginç ürününe kapılarını açmışlar.

Eskiden kadınlar, edepsiz buldukları bu dansa rağbet etmedikleri için erkekler sokak köşelerinde erkek erkeğe dans ederlermiş.

TANGO, SÖZLERİYLE NEYİ ANLATIYOR?

İlk tangoların çoğunda söz yoktu, olanlardaysa sözler doğaçlama ve açık saçıktı. Kimi tango sözlerinde kırsal yaşam ağır basıyordu çünkü. Besteciler halkın hoşlanacağı konular arıyordu ve o zamanlar kötü yaşam koşulları ve varoşlar şiirsel addedilmiyordu.

Sonraki tangolar kimi Fransız natüralist romanlarında ya da Horgat’ın gravürlerinde olduğu gibi yaşamın birbiri ardına gelen talihsizliklerini anlatmaya başladılar. İlk zamanlardan itibaren kaçak aşıklar ve duygusallıklar üzerine de yazıldı. Yakınmacı ve suçlayıcı tangolar, nefret tangoları, alay ya da hınç yüklü tangolar yazıldı ama çoğu yazıya dökülmedi ve hafızalardan silinip gitti.

Bugün ise tango, erkek ve kadının ilişkisindeki ihtiraslı ve fırtınalı gelgitlerin müziksel ve estetik olarak en çarpıcı ifadesi olarak aklımıza geliyor.

BAZI DANSLAR BAZI YAŞLARI BEKLER

"Ayaklarıma bakma; tuzağa düşersin. Göğsümü izle! Kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır! Tuzakların dansıdır."

“Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur!”
Eskiden ağzının üzerine siyah bir marti konmuş gibi duran bıyıkları olan, sonra herkesi endişelendiren maceralarını yaşamak için, martıları kesip çok uzaklara giden bir adam bir gece böyle demişti. Ardından da eklemişti:

"Ayaklarıma bakma; tuzağa düsersin. Göğsümü izle! Göğsüm kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır! Bu, tuzakların dansıdır."
Sonra bir gece bütün kadınlarla dans edip, her birini tuzaklara düşürüp... Bununla yetinmeyip Tom Waits çalarken bir adamla gitgide daha çok erkekleşerek, sanki sonu ölümle bitecekmiş gibi tango yapıp... Martıları alıp sonra, yine çok uzaklara gitmişti.

Tekinsiz danslar

Zaman geçti. Birbirlerini ayaklarına bakarak, etamin işler gibi tango yapanları gördüm. Tuzak kurmayı beceremeyen adamlar, kurulamayan tuzaklarla cebelleşen kadınlar gördüm. Evli çiftlerin ehlileştirilmiş tango dersleri için birbirlerini hırpaladığını, çoktan ele geçirilmiş, teslim olmuş kadınların, kurulmaktan çoktan vazgeçilmiş tuzaklara düşmemeye çalışıyormuş gibi yaptığını gördüm. Bu "pis" dansı, "temizlemeye" çalıştıklarını seyrettim. Bütün bu ehlileştirme çabalarına rağmen her tango dersinin tekinsiz hikayelerle son bulduğunu duydum hep. Tangonun "bir-ki üç" diye öğrenilse, "temizlense" bile tekinsiz bir şey olduğunu...

Tuzakların insanları

Oysa bazı danslar, bazı yaşları bekler. Birine, hiç yüzüne bakmadan bir şey diyebilmek için biraz ihtiyarlamalıdır insan. Tuzaklar oyununu sürdürme sabrı için biraz yaş almalıdır. Ayaklar, birbirine dolanmadan bir sabır oyununu devam ettirmek için kimi yollardan geçmış olmalıdır. Bu kadar efendice kederlenmek, bir keder dansı yapmak içın çalçene acılardan geçilmiş olmalıdır. Bir şeyi çok isteyip de yapmamayı bilmek gerekir tangonun "olması" için. Tango istemek ve istediğini belli etmemek dansıdır biraz. İstemek ve istediğine yaklaşmamakla ilgili. Denizcilerin Arjantin meyhanelerinde "kötü" kadınlarla beraber yarattıkları bu dansın asıl hikayesi, gidecek olanı istemektir. Tango kalıcı olanların değil, hep gidecek olanların dansıdır. Ele geçirilemeyenler arasında bir sessiz bir kavga... Beraber bir tuzağın koynuna düşmeyi çok isteyen ve bunu ilk kimin söyleyeceğini yoklayan bir kadınla bir adamın dansı... Çok korkan belli etmeyen iki kişinin birbirine meydan okuyuşu... "Sevdim de vermediler" ağlaşması değil, "Ben seni hiç sevmedim" yalanı. Kim önce dökülecek, kim önce teslim olacak sınanması...

Astor Piazzola çalıyor... Aklıma, giden denizcilerin tuzaklarına fena düşmüş, ama hiç düşmemiş gibi yapmış, iki memesinin arasından kan sızarken dönüp giden adama bir kere bile bakmamış kadınlar geliyor. Zor. Tango yapmak için biraz daha büyümek gerekiyor.

« Geri